BTemplates.com

Sign Up! Sign Up! Sign Up! Sign Up! Sign Up!

Pages

Blogger tarafından desteklenmektedir.

14 Ocak 2019 Pazartesi



Kıbrıs Barış Harekâtı'na giden süreç


Osmanlı devletinin bir parçası iken İngilizler'in elinden Rumların eline geçen Kıbrıs, Türkiye'nin uluslararası meselelerinin başında geliyor. Osmanlı Devleti tarafından 1571’de fethedilen Kıbrıs adası 1878 yılındaki Berlin antlaşmasına kadar doğrudan Osmanlı Devleti tarafından yönetildi. Berlin antlaşması ile İngiltere’nin adada asker bulundurması ve adayı yönetmesi kabul edildi. Böylece ada Osmanlı toprağı olarak kalacak ancak yönetimi İngiltere tarafından yapılacaktı. Osmanlı Devletinin İngiltere ve müttefiklerine karşı 1914 yılında Almanya’nın yanında savaşa girmesi üzerine İngiltere 5 Kasım 1914’te adayı ilhak ettiğini açıkladı. I. Dünya savaşı sonunda yapılan Lozan antlaşması ile de Türkiye, Kıbrıs adasının İngiltere’ye ait olduğunu kabul etti. Böylece Kıbrıs konusu 1950’li yıllara kadar Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde yer almadı. Ta ki Kıbrıs adasında yaşayan Rumların Enosis’i ( Yunanistan’a katılma ) gerçekleştirmeye çalışmalarına kadar.








20 Temmuz 1974 yılına gelinceye kadar Kıbrıs'ta yıllarca Müslüman kanı döküldü. Osmanlı'nın dağılması sonrası sömürge devleti İngiltere'nin işgal ettiği Kıbrıs topraklarını İngiltere yıllarca elinde tuttu. Rumların sürekli Enosis (Yunanistan'a Katılma) planları çerçevesinde İngiliz askerleri egemenliği altında binlerce Müslüman Türk vatandaşı hunharca katledildi. 1960 yılında garanti devletlerinin garantörlüğünde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ömrü de kısa süreli oldu. Çünkü Enosis iddiasında bulunan Rumlar yaptıkları saldırılarla sürekli Müslüman kanı dökmeye devam etti.

MEGALİ İDEA

Megali İdea, kelime anlamı ile "Büyük İdeal, büyük fikir" demektir. Bu fikre ve ilkeye göre, 1453'de Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilen İstanbul tekrar ele geçirilecek, Yunanistan, Girit, Rodos, Kıbrıs, Anadolu ve ta Büyük İskender'in uzandığı İskenderiye'ye kadar olan Topraklar işgal edilerek, bir Helen İmparatorluğu olarak kabul edilen büyük Bizans İmparatorluğu kurulacaktır.Bu imparatorluğun başkenti ise eski Bizans'da olduğu gibi hala "KonstantinoPolis" diye andıkları İstanbul olacaktır. Megali İdea fikri ilk kez Rigas Ferreros adlı bir Rum tarafından gündeme getirilmiştir. Rigas Ferreros, bu amaçla ilk Megali İdea haritasını 1791-1796 yılları arasında Bükreş'te hazırladı ve 1796 yılında Viyana'da yayınladı. Megali İdea'nın yaşatılması ve nesilden nesile aktarılması görevini Rum Ortodoks kilisesi ve Ortodoks mezhebinin merkezi olan İstanbul'daki Patrikhane üstlenmiştir.

ENOSİS

Enosis, Megali İdea hedefi çerçevesinde Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanmasını, ilhak edilmesini ifade etmektedir. Kelime anlamı ile "ilhak " demek olan Enosis (yani adanın Yunanistan'a bağlanması) ilk Megali İdea haritasının çizildiği 1791 yılından beri gündemde olan bir konudur. Bir anlamda Kıbrıs sorununun da bu tarihten itibaren varolduğu söylenebilir. Yunanistan'ın Kıbrıs'ı talep etmesi ise 30 Aralık 1918 yılında gerçekleşti. 18 Ekim 1828 tarihinde İngiltere, Rusya ve Fransa'ya bir nota veren Yunanistan, resmen ilk kez Enosis fikrini ortaya atmış ve adanın kendisine bağlanmasını istemiştir.

EOKA ÖRGÜTÜNÜN FAALİYETLERİ

EOKA, Kıbrıs'ta Makarios öncülüğünde Türk halkını yok edip, adayı Yunanistan'a bağlamak için çalışmalarına hız vermişti. EOKA için ilk gizli görüşmeler 2 Temmuz 1952'de Atina'da Makarios'un başkanlığında yapılmıştı. EOKA'nın amacı önce İngilizleri adadan atmak, ardından da topyekün bir imha hareketi ile Türk halkını yok ederek adayı Yunanistan'a bağlamaktı. Nitekim kısa süre sonra İngilizlerin adadan ayrılmasını dahi beklemeden, 1955'ten 1974 yılına kadar sürekli saldırılar yapmaya başladı.

Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı için çalışan EOKA Terör Örgütü yıllarca bölgede katliamlar yaptı. Mathiatı, Ayvasıl, Kumsal katliamları başta olmak üzere örgüt yıllarca Müslüman vatandaşa kan ve gözyaşı döktürdü. Kıbrıs'ta tarihe Kanlı Noel olarak geçen 24 Aralık'ta Lefkoşa'da yapılan Kumsal katliamında dönemine Tabip Binbaşı Nihat İlhan'ın eşi ve küçük çocukları evinin banyosunun küvetinde hunharca katledilmişti. Vahşetin sembolü olan bu canilik sonrası Türkiye'yi sürekli ellerindeki siyasi ve askeri kozlarla kesen İngiltere, ABD ve BM artık bıçağın kemiğe dayandığını göremedi.

İLK MÜDAHELE GİRİŞİMİ VE ABD'NİN TEPKİSİİ

Türkiye, Londra ve Zürih antlaşmaları ile adaya müdahale edebilirdi. Bu çerçevede 1964 yılında İsmet İnönü hükümeti TBMM’den Kıbrıs’a müdahale yetkisi aldı. Hükümetin aldığı müdahale yetkisi ve 7 Haziran’da adaya müdahale edeceğini açıklaması Türkiye ile Amerika Birleşik Devletlerini karşı karşıya getirdi. ABD devlet başkanı Johnson 5 Haziran’da Başbakan İsmet İnönü’ye içeriği kaba ve sert olan bir mektup gönderdi. Tarihe Johnson Mektubu olarak geçen ünlü mektupta Türkiye’nin adaya yapacağı müdahalenin iki Nato ülkesini (Türkiye ve Yunanistan) savaş durumuna sokacağı, bunun kabul edilemez olduğu, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı yapacağı olası bir müdahalede Nato’nun Türkiye’nin yanında olmaya bileceği ve ABD’nin 1947 antlaşması çerçevesinde Türkiye’ye verdiği askeri malzemelerin bu müdahalede kullanılamayacağı sert cümlelerle ifade edildi. Türkiye’nin en çok güvendiği müttefiki Amerika’dan aldığı diplomatik teamüllerin dışında yazılmış bu mektup Türkiye’de hayal kırıklığına sebep oldu. Bu mektup Türkiye’nin uluslar arası arenada ne kadar yalnız olduğunu da açıkça göstermişti. Amerika açık bir şekilde Türkiye’yi tehdit ediyordu. İsmet İnönü’nün mektuba ilk tepkisi “ Dünya yeniden kurulur Türkiye yerini alır” şeklinde bir rest olsa da Başbakan İsmet İnönü Kıbrıs’a müdahale fikrinden vazgeçmek zorunda kaldı.

BARIŞ HAREKÂTI BAŞLIYOR

Türkiye yıllar sonra adaya bu kez kararlı bir şekilde ada politikasını yeniden gözden geçirdi. Adada tüm bu gelişmeler yaşanırken Türkiye artık müdaleden başka çözüm yolunun kalmadığını geç de olsa anlamıştı. 26 Ocak 1974 günü CHP ve MSP arasında koalisyon hükümeti olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin 37'inci Hükümeti yapılan bütün baskılara rağmen Kıbrıs'ta akan kanı durdurmayı bildi. KKTC'de bugün 37'inci yılı kutlanan Kıbrıs Harekâtı, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs'ta Kıbrıs Barış Harekâtı, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ya da Kıbrıs Savaşı olarak da bilinir. 20 Temmuz 1974'te Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kıbrıs'ta başlattığı askerî harekât. Dönemin CHP-MSP koalisyon hükümeti adada yaşanan acı olayların artık dayanılmaz noktaya gelmesi üzerine buraya asrek çıkarma kararı alır. CHP'nin başında Bülent Ecevit, MSP'nin başında ise Necmettin Erbakan bulunuyordu.

ERBAKAN'IN BÜYÜK KATKISI

Dönemin CHP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit'in Batılı güçlerden çekinmesine rağmen koalisyon ortağı MSP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın kararlı ve inatçı tavrı sonrası akan kan durduruldu. Garantör ülke olan İngiltere'ye Kıbrıs konusunu görüşmek için Ecevit'i gönderen Erbakan, Ecevit'in uçağı daha Etimesgut Askeri Havaalanı'ndan yeni kalkmışken Başbakan Vekili Erbakan Milli Güvenlik Kurulu'nu acil gündem koduyla topladı. MGK devam ederken yapılan bütün itirazlara rağmen Erbakan, dönemin Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar'a gemilerin yola çıkması için o tarihi emri verdi.

İNGİLİZLERE GÖRE HAREKÂTIN MİMARI ERBAKAN

Geçtiğimiz yıl ortaya çıkan bilgilere göre de Kıbrıs Barış Harekatı'nın dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in değil Başbakan Yardımcısı Erbakan'ın yaptırdığı ortaya çıktı. İngiliz Arşivleri'nde yer alan dönemin belgelerini tarayan Tarihçi Doç. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin, yaptığı araştırma sonucunda gerçekleri belgeleriyle gün yüzüne çıkardı. Bilgin, doktora çalışması için İngiliz Ulusal Arşivleri'nde 10 yıllık araştırması sonucunda "Büyük Güçler, Türkiye ve Kıbrıs Meselesi (1967-1975)" başlıklı TÜBİTAK projesi için 2005 ve 2006 yıllarında altı ay İngiliz Arşivleri'ni tarayan Bilgin, önemli bilgileri ilk kez Şubat 2010 yılında açıkladı.

TÜRKİYE YASAL HAKKINI KULLANDI

Türkiye hükümeti, hakâtı Zürih ve Londra Antlaşması'nın IV. maddesinden doğan haklarını kullanarak gerçekleştirdi. Fakat Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi bu harekâtı işgal olarak değerlendiriyor. Oysa Avrupa Konseyi Parlamentler Meclisi'nin 29 Temmuz 1974 tarihli 573 sayılı kararı ve Atina'daki Temyiz Mahkemesi'nin 21 Mart 1979 tarihli kararı, Türk müdahalesinin yasal olduğunu kanıtlamıştı.

Türkiye'nin 40 bin civarındaki askeri adanın kuzeyine yerleşti. Rum kesimi ve Birleşmiş Milletler harekâtı "işgal" olarak nitelendirdi. Şubat 1975 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye'ye silah ambargosu koydu. 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu.

AYŞE TATİLE ÇIKSIN

Yapılan ilk harekat sonrası EOKA mahkumları serbest bırakmadığı için ve verdiği sözleri yerine getirmediği için 8 Ağustos 1974 günü ikinci harekatın parolası verildi. Dönemin Dışişleri Bakanı olan Turan Güneş Cenevre'de verilen sözlerin yerine getirilmediğini görünce Merhum Ecevit'e 'Kendi kızı olan Ayşe'nin adının anarak, Barış Harekatı'na 'Ayşe Tatile Çıksın' şifresiyle bilgi verdi.

TÜRKİYE'NİN KARA GÜN DOSTLARLARI BELLİ OLDU

Operasyon devam ettiği sürede ABD ve İngiltere başta olmak üzere iki yüzlülükleri her seferde gün yüzüne çıkan ülkeler Türkiye'ye askeri ambargo kararları alırken, başta İran olmak üzere Pakistan, Afganistan ve Suudi Arabistan'dan da Türkiye'ye yardım sözleri geldi. Bu günlerde zor şartlar altında olan Libya Devlet Başkanı Muhammer Kaddafi ise ambargo sonrası jet yakıtlarımızın tükenmesi ile Türkiye'ye jet yakıtı yardımı yaptı.

ADANIN ÖNEMİ

Kıbrıs Türkiye açısından gerek Kıbrıs Türkleri, gerek güvenlik, gerekse tarihî yönden büyük önem arzeden bir adadır. Kıbrıs'ta tahminen 300 bin Türk yaşamaktadır. Kıbrıs Türklerinin güvenliği milletlerarası anlaşmalarla teminat altına alınmıştır. Bu anlaşmalara göre Türkiye, Kıbrıs Türklerini her cihetten korumak ve kollamak mecburiyetindedir

Kıbrıs Türkiye'nin kara sınırı bulunmayan Akdeniz (güney) bölgesinin, dolayısıyla ülkenin güvenliği açısından çok önemlidir. Bu bölge ileride vuku bulacak bir savaş esnasında kara harekâtına maruz kalma ihtimali pek zayıf olan bir bölgedir. Fakat bölgenin Kıbrıs'ta mevcut düşman bir devlet tarafından gelecekte füze ve hava saldırısı ile çıkartma ve indirme eylemine (yani kara harekâtına) uğraması, Türkiyenin orada da savaşı kabul etmesi ve mevcut cephelere bir yenisinin eklenmesi neticesini doğuracak ve Türkiye ister istemez bir kısım kuvvetini buraya bağlayacaktır. Bu bakımdan Türkiye'nin tek güvenli bölgesi olan Akdeniz bölgesini Rum saldırılarına maruz bırakacak imkân ve ihtimallere izin vermesi mümkün değildir.

SON DURUM

Şu an adada AB tarafından tanınan Kıbrıs Rum Cumhuriyeti (Rum kesimi) devleti ile KKTC var. Rumlar, AB ve ABD adada sadece bir devlet olduğunu iddia ediyor. Türkiye ise iki devlet olduğunu belirterek bunun arkasında durmaya devam ediyor. AB, Türkiye'nin bu tavrını AB üyeliğine karşı koz olarak kullanıyor. Yıllardır bu konuda Türkiye'yi köşeye sıkıştırmaya çalışan AB, son dönemlerde Türkiye'nin elinin güçlenmesiyle birlikte çeşitli çözüm arayışlarına girmiş bulunuyor. Son olarak eske BM Genel Sekreteki Koffi Annan'ın hazırladığı barış planı Türkiye'nin haklılığını uluslararası arenada bir kez daha ortaya koydu. Çünkü Türkiye ve KKTC bu planı kabul etti ancak Kıbrıs Rum kesimi planı kabul etmedi. Türkiye bu süreden sonra artık karşıdan adım atılmasını bekliyor. Başbakan Erdoğan'ın son KKTC ziyareti ve yaptığı açıklamalar Türkiye'nin adadan kesinlikle vazgeçmeyeceğini göstermesi bakımından önemli anlamlar taşıyor.

13 Ocak 2019 Pazar





Osmanlı Devleti ile Balkan Devletleri Arasında iki safhada yapılan savaş (8 Ekim 1912 -29 Eylül 1913)

Savaşın çıkmasında Rusya'nın takip ettiği Panslavizm siyasetinin ve Balkanlar'ı paylaşma konusunda Rusya ile Avusturya arasında devam eden rekabetin büyük etkisi oldu.Berlin Antlaşması (1878) Rumeli topraklarının büyük bir kısmını Osmanlı Devleti'nden kopardığı halde bu topraklar üzerindeki taksim mücadelesini durduramamış,aksine daha da şiddetlendirmiştir .Aslında Balkan Devletleri’nin kendi aralarında da Osmanlı Devleti'ne karşı birleşmelerini önleyen bir takım meseleler vardı.Bunların başında,Bulgar kilisesinin Rum-Ortodoks kilisesinden ayrıldığı tarihten beri Makedonya'da birçok kilise ve mektebin kime ait olduğu meselesinden doğan ''kiliseler meselesi'' geliyordu.Ayrıca Sırbistan Bulgaristan'a bırakılan Makedonya'da hak iddia ettiği gibi, Yunanistan'da kuzeye doğru genişlemeye çalışıyordu. 




Sultan II.Abdülhamit,tahtta kaldığı sürece Balkan devletleri arasındaki bu anlaşmazlıkları körükleyerek onların Osmanlı Devleti'ne karşı ittifak etmelerini önlemeye çalıştı.Fakat II.Meşrutiyetin ilanından sonra (24 Temmuz 1908) İttihat ve Yunan komiteleriyle iş birliği yapmasından dolayı çete hareketleri geçici olarak durdu.Bunun üzerine Avrupa Devletleri Makedonya ıslahatı üzerindeki kontrolün kaldırıldığını bildirdiler (3'Ekim 1908).İki gün sonra Avusturya,Berlin Antlaşmasından beri işgal ettiği Bosna-Hersek'i ilhak etti.Ardından Osmanlı Devleti'ne bağlı muhtar Bulgaristan Prensliği istiklalini ilan etti(5 Ekim 1908). Ertesi günü de Girit Yunanistan'a katıldığını açıkladı.

Osmanlı hükümetinin Yunanlılar'a karşı Sırbistan ve Bulgaristan'ı kazanmak için giriştiği faaliyetler bu üç devletin ittifak etmesine engel olamadı.İttihat ve Terakki yönetimi,Balkan devletleri arasındaki anlaşmazlıkların en önemlisi olan kiliseler meselesini 3 Temmuz ı911'de çıkardığı bir kanunla halletti. Bununla ihtilaflı kilise ve mekteplerin nüfus nispetine göre aidiyet tespit edilecekti.Böylece Balkan milletleri arasındaki en önemli mesele de halledilmiş ve bu mil1etlerin aralarında anlaşmaları kolaylaştırılmış oldu. 



Osmanlı Devleti'nin iç ve dış gailelerle meşgul olduğu bir sırada Rusya,Balkan devletlerinin bir birlik içinde bulunmalarını engelleyen Türkiye'ye ait Makedonya'nın taksimi konusunu ele aldı.Rusya'nın bu kışkırtmaları sonunda Osmanlı Devleti'ne ait toprakların taksimi esası üzerinde 13 Mart 1912'de Bulgaristan- Yunanistan,Ağustos 1912'de Karadağ-Bulgaristan ve 6 Ekim 1912'de de Karadağ-Sırbistan arasında ittifak anlaşmaları yapıldı.Böylece II.Abdülhamid'in büyük bir maharetle önlemeye çalıştığı Balkan İttifakı ortaya çıkmış oldu.
Ancak Babıali'nin Balkanlar'daki bu gelişmelerden haberdar olmadığı anlaşılmaktadır .Sait Paşa kabinesi,Fransa'nın ikazlarına ve Atina'daki Türk maslahatgüzarı Galip Kemali Bey'in (Söylemezoğlu) ihtarlara rağmen Balkan ittifakın kurulacağına inanmıyordu.

Nitekim Sofya elçiliğinden Hariciye nazırlığına getirilen Asım Bey , 15 Temmuz 1912'de Meclis'i Meb'usan'da yaptığı bir konuşmada Balkanlar'dan imanı kadar emin olduğunu,burada Osmanlı Devleti'ne karşı bir ittifakın kurulamayacağını söylüyordu.Bu düşünceler içinde bulunan hükümet,Sırbistan'ın Avrupa'dan satın aldığı silahların Selanik Limanı'ndan Belgrat’a sevk edilmesine bile izin vermişti.

Bu sırada devlet en buhranlı günlerini yaşıyordu.1910 Eylül'ünde başlayan Trablusgarb Savaşı devam ediyordu.İtalyanlar on iki Ada'yı işgal ettikten sonra Çanakkale'ye dayanmışlar ve İstanbul'u tehdit etmeye başlamışlardı. 1910'da çıkan Arnavutluk isyanın bastırılması sırasında ordu içindeki muhalif subaylar Halaskaran/Halaskar Zabitan'' adıyla siyasi bir grup kurarak dağlara çıktılar.Bu grubun İstanbul'daki mensuplarının baskıları sonunda Sait Paşa kabinesi istifa etti.Böylece İttihat ve Terakki yönetimi sona ermiş oldu.

22 Temmuz 1912'de Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın kurduğu, ''büyük kabine'' veya baba-oğul kabinesi'' adı verilen yeni hükümet de Balkan milletlerinin Osmanlı Devleti aleyhine birleştiklerini fark etmedi.Hatta Balkan ittifakını el altından destekleyen Rusya'nın savaş olmayacağı konusunda Hariciye Nazın Noradungiyan(Noradounghian) Efendi'ye verdiği teminata güvenerek Rumeli'deki 120 tabur talimli askerini terhis etti.Muhalefette bulunan İttihat ve Terakki de muhakkak bir mağlubiyet yüzünden hükümetin düşmesini sağlamak için şiddetli hap taraftarlığına başladı.Darülfünun talebelerini kışkırtarak savaş lehinde gösteriler yaptırdı. 



Arnavut isyancıların Karadağ'a sığınmaları üzerine Osmanlı Devlet buraya asker sevk etti.3 Ekim 1912'de Bulgaristan,Sırbistan. Yunanistan ve Karadağ hükümetleri Babıali'ye ortak bir nota vererek Türk hükümetinden üç gün içinde eski Sırbistan,Makedonya,Arnavutluk ve Girit'e muhtariyet verilmesini istediler .Sürenin bitiminde isteklerini tekrarlayarak yeniden üç günlük süre tanıyan Balkan devletleri Batılı devletlere de ortak nota vererek İstedikleri kabul edilmediği takdirde silahla kabul ettireceklerini bildirdiler.Nihayet 8 Ekim 1912'de Karadağ'ın Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etmesiyle Balkan savaşlarının birinci safhası başlamış oldu.Diğer müttefikler de 13 Ekim'de ortak bir nota vererek Rumeli'nin milliyet esasına göre muhtar idarelere ayrılmasını istediler .Babıali buna cevap vermediği gibi sınırlarını tecavüz eden Sırbistan ve Bulgaristan elçilerinin pasaportlarını ellerine verdi(13 Ekim 1912).Ertesi gün iki devlet de Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etti.Arkasından Yunanistan da bir nota vererek onlara katıldı.

Balkan savaşı,doğu(Trakya) ve batı (Makedonya ve Arnavutluk) olmak üzere iki cephe de cereyan etti.Doğu cephesinde Bulgarlar'la, batı cephesinde ise bütün müttefiklerle savaşıldı.Ayrıca denizde de Yunan donanmasıyla harbedildi.Savaş sırasında ordu içindeki siyasi görüş ayrılıkları yenilgide büyük rol oynadı.Osmanlı Şark ordusu 23 Ekim 1912'de kendisinden üç kat fazla olan Bulgar ordusuna yenilerek Çatalca'ya kadar çekildi. 



Garb ordusu 23-24 Ekim'de Komanova'da Sırplar'a yenildiği gibi Tahsin Paşa da 35.000 kişilik ordusu İle Selanik'te Yunanlılar'a teslim oldu.Bu başarısızlıklardan dolayı 29 Ekim'de Gazi Ahmet Muhtar Pasa kabinesi istifa etti.

Bu sırada Selanik'te sürgün hayatı yaşayan II.Abdülhamit düşmanın ilerlemesi karşısında Selanik'in tehlikeye düşmesi üzerine 1 Kasım'da İstanbul'a nakledildi.Kendisine gazete verilmediği için Balkan Savaşı'nın çıktığından haberi dahi olmayan eski padişah,Ba1kan ittifakına ve Babıali'nin böyle bir ittifaktan haberdar olmamasına hayret ederek kiliseler meselesini sordu.Hal edildiğini öğrenince de ittifakı tabii karşıladı. 

Yeni kurulan Kamil Paşa kabinesi büyük devletlerden ateşkes için arabuluculuk etmelerini istedi.Görüşmelerin devam ettiği bir sırada Balkan yenilgisini iç politika malzemesi yapan İttihat ve Terakki Fırkası kanlı bir darbe ile hükümeti ele geçirdi.3 Şubat 1913'te savaş yeniden başladı. Yunan1ı1ar 6 Mart'ta Yanya'yı, Mehmet Şükrü Paşa'nın kahramanca savunmasına rağmen Bulgarlar 26 Mart'ta Edirne'yi,Esat Toptani Paşa'nın ihaneti üzerine Karadağlı1ar da 23 Nisan'da İşkodra'yı işgal ettiler .Arnavutluk'taki son Osmanlı birliğinin Sırplar'a teslim o1ması üzerine,Edirne'yi kurtarmak iddiasıyla iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Fırkası Kamil Paşa'nın kabul etmediği şartlan kabul etmek zorunda kaldı.

Londra sefiri Tevfik Paşa vasıtasıyla devletlerin aracılığının kabul edileceği bildirildi.Bir ay soma 31 Mart'ta İstanbul'daki büyük elçiler Hariciye Nazın Sait Halim Paşa'ya verdikleri dört maddelik bir ortak nota ile antlaşma esaslarını tebliğ ettiler .Notanın ürk hükümeti tarafından kabul edilmesi üzerine tekrar başlayan Londra Konferansı, 30 Mayıs 1913'te Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri arasında imzalanan bir antlaşma ile sonda erdi.Midye-Enez hattı Osmanlı-Bulgar sınırı olarak kabul edildi.Edirne, Trakya ve Dedeağaç Bulgaristan'a;Selanik,Güney Makedonya ve Girit Yunanistan'a;Kuzey ve Orta Makedonya Sırbistan'a;Silistre de Romanya'ya bırakıldı.

I.Balkan Savaşına katı1mamış olan ve Bulgaristan'ın büyümesinden rahatsız olan Romanya,Silistre'nin Bulgaristan'dan alınarak kendisine verilmesinden de tatmin olmadı.Ayrıca Makedonya'nın büyük bir kısmının Bulgaristan'a bırakılmasına Sırbistan ve Yunanistan itiraz ediyorlardı.Bulgaristan 23 Haziran 1913'te Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan'a karşı savaşa başladı.10 Temmuz'da Romanya da Bulgaristan'a savaş ilan etti.Böylece Osmanlı mirasını paylaşamamalarından dolayı Balkan Müttefikleri arasında II.Balkan Savaşı başlamış oldu.

Müttefiklerin Sofya'ya doğru ilerledikleri bir sırada İttihat ve Terakki yönetimi fırsattan yararlanarak Edirne'yi kurtarmak üzere harekete geçti.Londra Antlaşması'nda kabul edilen Midye- Enez hattının belirlenmesine yanaşmayan Bulgaristan'ın tutumundan şikayet edilerek 19 Temmuz 1913'te büyük devletlere bir nota verildi ve Meriç sınırının tecavüz edilmeyeceği belirtildi.Dört devletle birden savaşan Bulgaristan'ın kuvvetsiz bıraktığı Edirne hiçbir mukavemet görülmeden 21 Temmuz'da Bulgarlardan geri alındı.

II.Balkan Savaşı 10 Ağustos 1913'te Bulgaristan'la Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ arasında imzalanan Bükreş Antlaşması ile sona erdi.Osmanlı-Bulgar antlaşması da 29 Eylül1913'te İstanbul'da imzalandı. Yirmi maddeden oluşan İstanbul Antlaşmasına göre,Edirne ile batı tarafında çapı 30 kilometre tutan yarım daire şeklinde toprak parçası Osmanlı Devleti'nde kaldı.Batı Trakya ise Bulgaristan'a iade edildi.

Antlaşmaya eklenen ''müftülere müteallik protokol''e göre,Bulgaristan'da kalan Müslümanlar kendi müftülerini seçecek,bu müftülerde kendi aralarından birini baş müftü seçeceklerdir.Bulgar Mezahip Nezareti baş müftüsünün seçilişini Sofya'da bulunan Osmanlı büyükelçisi vasıtasıyla İstanbul'daki şeyhülislama bildirecek,şeyhülislamın tasdikiyle baş müftü ve ona bağlı diğer müftüler vazifelerine başlayabilecekler .Baş müftünün vazifesi,Bulgaristan'daki müftülerle Osmanlı Şeyhülislamlığı ve Bulgar Mezahip Nezareti ile olan ilişkilerde onlara aracılık etmektir .baş müftülerce verilen hükümleri şeriat adına baş müftü tasdik edebileceği gibi taraftar isterlerse şeyhülislama da gönderebileceklerdir . 

Baş müftü nikah,boşanma, vasiyet, veraset, vesayet,nafaka ve yetim mallarının korunması gibi konularda diğer müftülere tavsiye ve tebligatta bulunulabilecek ve bu konudaki davalara bakabilecekti.Müftüler İslam vakıflarının idaresinde sorumlu oldukları için baş müftü onlardan hesap sorabilecek ve hesap defteri isteyebilecektir .Baş müftü ve müftüler Bulgaristan'daki İslam mektup ve medreseleri teftişinden sorumlu olacak gerekli yerlerde yeni okullar açılabilecektir.

BALKAN SAVAŞLARI (1912-1913)

Osmanlı Devleti'nin Balkanlarda Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan’a karşı yaptığı savaşlardır

1789 Fransız İhtilali'nin dünyaya yaydığı milliyetçilik akımı neticesinde imparatorluklar dahilinde bulunan milletler , bağımsızlık için harekete geçmişler ve bazı devletlerin destek ve yardımları ile ayaklanmışlardı. Osmanlı tarihinde 19. yüzyıl bu tür ayaklanmalar dônemidir. Balkan Yarımadası'nda çok çeşitli milletler yaşadığı için milliyetçi ayaklanmalar en fazla burada görüldü.

Balkanlarda çıkan ayaklanmaları daha çok 17 .yüzyılda gelişmeye başlayan ve en büyük amacı Baltık Denizi'ne ve özellikle Akdeniz'e çıkmak olan Rusya kışkırtıyordu. Akdeniz'e inmek için önce Karadeniz'i daha sonra İstanbul Boğazı 'nı ve Çanakkale Boğazı'nı ele geçirmesi gerekiyordu. İşte Rusya bu gayeye ulaşmak için her yola başvurmaktan geri kalmamıştır .Bu yollardan biri de ırk ve din bakımından akraba olduğu Balkan prensliklerini alet olarak kullanıp, bu genç devletleri Osmanlı Devleti’nin varlığını sona erdirmeleri için kışkırtmaktı. Osmanlılar Trablusgarp'ta savaşırlarken Sırbistan'ın başkenti Belgrat'taki Rus elçisi harekete geçerek Balkanlarda Osmanlı Devleti'nin elinde kalan son toprak parçalarının, Sırbistan ile Bulgaristan arasında paylaşılması için teşebbüste bulundu. Buna karşılık Sırbistan, Bulgaristan'ı bir tarafa iterek kendi menfaatlerini temin için Babıali ile anlaşmaya uğraşıyordu. Balkan devletleri arasındaki menfaat çatışmalarından habersiz olan zamanın İttihat ve Terakki Cemiyeti Sırbistan'ın bu çok elverişli teşebbüslerine aldırış bile etmedi. Üstelik İkinci Abdülhamit Han'ın Balkan ülkelerinin birleşmesini önlemek için tahrik ettiği kilise ihtilafı, çıkarılan ittihad-i anasır kanunuyla halledildi. Bu durum ise, Bulgaristan ve Yunanistan'ın arasındaki ihtilafı çözdüğü için, şimdi her ikisi için de ortak düşman Osmanlı Devleti olmuştu. Neticede kısa bir müddet için önce Sırbistan ve Bulgaristan arasında kurulan ittifaka Karadağ ve Yunanistan da katıldı. Böylece Balkanlarda Osmanlı Devleti'ne karşı harekete geçme hazırlıkları tamamlanmış oldu. 


Bu sırada Türk ordusu subayları iki partiye ayrılmış durumdaydı. Hükümet ise Ruslar'ın Balkanlarda savaşa müsaade etmeyeceği hususundaki yalan teminatına inanmıştı. Nitekim Sofya elçiliğinden hariciye nazırı olan Asım Bey 15 Temmuz'da, Meclis-i Mebusan'da Balkanlarda savaş ihtimalinin bulunmadığını iddia etmişti. Bunun üzerine Rumeli'deki en iyi 120 tabur asker terhis edildi. Balkan devletleri ittifaktan sonra Osmanlı Devleti'ne isteklerini bildirdiler . ...

BIRINCI BALKAN SAVAŞI

   Osmanlı Devleti isteklerini kabul etmeyince, 8 Ekim 1912'de Karadağ Prensliği savaş ilan etti. Onu Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan takip etti. İkmal ve Levazım Teşkilatı'nın bozulduğu Osmanlı ordusu seferberliğini çok geç yapabildi. Bulgaristan ' a karşı çıkacak kuvvetler 5 kolordu halinde, Şark Ordusu namıyla toplandı ve Birinci Ferik Abdullah Paşa'nın kumandasına verildi. Edirne mevkiindeki bağımsız kuvvetler Şükrü Paşa'nın emrinde idi. Yunanistan'a karşı Selanik'te bir kolordu ve Yanya Kalesi'ndeki kuvvetler bırakılmıştı. Sırbistan'a karşı Makedonya'yı Garp Ordusu kumandanı müstakbel sadrazam Birinci Ferik Ali Paşa savunmuştu. 

Savaşı idare kabiliyetinden mahrum Nazım Paşa'nın hiçbir hazırlığı olmayan orduyu hemen Bulgarlar' a karşı taarruza geçirmesiyle hezimet başladı ve artık arkası alınamadı. Osmanlı orduları Bulgarlar' a karşı bütün Trakya'yı bırakarak Çatalca'ya kadar çekilmek zorunda kaldı. Sırbistan'a karşı Kumova'da yenilmişti. 6 Kasım ' da Preveze'yi alan Yunanlılar , Veliaht Konstantin idaresindeki büyük kuvvetlerini Selanik üzerine gönderdiler. Selanik'i korumakla görevli jandarma paşası Tahsin Paşa, tek silah atmadan, muazzam kolordusunu bütün silahlarıyla beraber Yunanlılar'a teslim etti. Bütün Kuzey Arnavutluk da Sırp- Karadağlılar tarafından işgal edildi.

Sultan Abdülhamit Han, gazete okuması yasak olduğu için dört Balkan devletinin ittifakını çok geç öğrenmişti.

Selanik'i ele geçiren Yunanlılar daha soma Ege adalarından Bozcaada, Limni, Somatraki ve Taşoz adalarını ele geçirdiler . 



22 Ekim 1912 tarihinden beri Şükrü Paşa kumandasında Edirne'yi müdafaa eden Osmanlı birlikleri, İstanbul ile bağlantı kesik olduğundan silah yokluğu ve açlık gibi sebeplerle teslim olmak zorunda kaldılar.

Üst üste gelen mağlubiyetler üzerine Osmanlı Devleti Bulgaristan'a müracaat ederek ateşkes istedi. Böylece 3 Aralık 1912'de imzalanan ateşkes antlaşması ile silahlı çatışma durmuş oldu. Balkan devletleri ile Osmanlı Devleti arasında antlaşma 30 Mayıs 1913'te Londra'da imzalandı. Bu barış antlaşması ile Osmanlı Devleti Ege adalarının durumunun tayinini ve Arnavutluk'un sınırlarının çizilmesi işini büyük devletlere bırakmakta, Girit'i hukuken Yunanistan'a terk etmekte ve Midye-Enez hattının batısında kalan toprakları da Balkan devletlerine vermekte idi. Bu antlaşma ile Edirne de Bulgaristan sınırları içinde kalıyordu. Böylece Bulgaristan, Kavala ve Dede ağaç arasındaki toprakları da alarak Ege Denizi ' ne ulaşıyordu.



İKİNCİ BALKAN SAVAŞI

Birinci Balkan Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin ağır mağlubiyete uğrayıp Balkanlardan çekilmesi sonucunda, Balkanlarda siyasi bakımdan büyük bir boşluk ve dengesizlik meydana geldi. Ganimetin paylaşılmasında anlaşamayan Balkan devletleri, birbirine girdiler . 

Sırbistan askeri, hareket dolayısıyla Sırp-Bulgar ittifakının çizdiği ve kendisine ayırdığı arazi parçasından daha büyük bir bölgeyi ele geçirmişti. Sırpların bu arazi bölgelerini geri vermemesi anlaşmazlığın düğüm noktasını teşkil ediyordu. Diğer taraftan Londra Konferansında en büyük payı Bulgaristan'ın alması, diğer müttefiklerin hoşnutsuzluğuna sebebiyet vermişti. Bulgarların Ege kıyısına ulaşmış olmasını Yunanlılar sert tepki ile karşılamışlardı. Bu husus, Yunanistan ile Sırbistan'ı birbirine yaklaştırmış ve aralarında bir ittifaka sebep olmuştu. Sırbistan ile Yunanistan'ın birbirlerine yaklaştıklarım gören Bulgaristan, bu iki devlete hazırlıklarını yapmadan 29-30 Haziran 1913'te saldırdı. Ancak Bul- gar ordusu Yunanlılar ve Sırplar tarafından Makedonya'dan çıkarıldı. Bu sırada Bulgaristan'dan pay almak isteyen Romenler de savaşa girdiler ve kısa zamanda Bulgar Dobruca'sını ele geçirdiler .Bulgar orduları birkaç cephede savaşmak zorunda kaldığı için yenilmeye başladı. 


Osmanlı Devleti bu fırsatı kaçırmadı ve bütün özellikleri ile bir Türk şehri olan Edirne’yi geri aldı. Bu yenilgiler üzerine Bulgarlar , bir yandan Romanya kralına başvurarak Balkan devletleriyle , bir yandan da Babıali’ye başvurarak Osmanlı Devleti ile barış yapmak istediler.

İkinci Balkan Savaşı sonunda, Bulgaristan'la diğer Balkan devletlerinin imzaladıkları 10 Ağustos 1913 tarihli Bükreş Antlaşması, Romanya ile Bulgaristan'ın yeni sınırını belirliyor,Tuna'nın güneyinde kalan önemli bir arazi parçasını Güney-Dobruca dahil Romanya’ya bırakıyordu. 

Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında 29 Eylül 1913 tarihinde imzalanan İstanbul Antlaşması ile Bulgaristan Kırklareli, Dimetoka ve Edirne'yi Osmanlı Devleti’ne geri verdi. Antlaşmada Bulgaristan’da kalan Türklerin de durumu ele alındı. Türklerin mülkiyet haklarına saygı gösterileceği de belirtilmişti. Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında İmzalanan 14 Kasım 1913 tarihli Atina Antlaşması İle Girit kesin olarak Yunanistan'a bırakıldı. Ege adalarının ne olacağı da büyük devletlerce kararlaştırılacaktı. Sırbistan’la antlaşma ise 13 Mart 1914'te İstanbul'da İmzalandı. Sırbistan'la Osmanlı Devleti’nin artık ortak sının olmadığından, sadece Sırbistan'da kalan Türklerin durumu düzenlenmiştir . 


Böylece Osmanlı Devleti Afrika ile ilgisini kesmiş, Balkanlarda ağır toprak kaybına uğramış, Bulgaristan'dan geri aldığı Edirne ile Doğu Trakya'da kalabilmiştir .


12 Ocak 2019 Cumartesi





ENDÜLÜS, İSLÂM’ IN YOK EDİLEN MEDENİYETİ

Endülüs (al Andulus) 711-1492 yılları arasında İber Yarımadası’nda Müslümanların hâkimiyeti altında bulunan bölgelere verilen isimdir. Endülüs (Andalucia, günümüz güney İspanya’sında özerk bölgenin adıdır.) Başlıca büyük şehirleri; Almeria, Cordoba, Granada, Malaga ve bölgenin başkenti Sevilla’dır.


İspanya ve Endülüs’ e önceki yıllarda iki defa gittim. Endülüs bölgesini etraflıca gezdim. İspanyolların dikkatimizi çeken ilk özelliği; ‘’siesta’’ları, yani öğle uykusu için evlerinde istirâhata çekilmeleriydi. Düzenledikleri şenliklere de ‘’fiesta’’ diyorlardı.


Flamenko
Akşamları flamenko dansçıları bâzı lokantalarda dans ediyordu. Sevilla’da büyük bir salonda flamenko gösterisine gittik. Bu dansı seyrederken büyük şairimiz Yahya Kemal’in ‘’Endülüs’te Raks ‘’ şiirini hatırlamamak mümkün değildi.
“Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı…
Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı…

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neş’esiyle bu akşam bu zildedir.”


Boğa güreşi
İspanyolların tanınan diğer bir gösterisi boğa güreşi idi. Murcia ‘da merak edip gittik. Boğa güreşi, arenayı dolduran binlerce insanın ‘’oley!’’ nidaları ve müzik eşliğinde zavallı bir hayvanın işkence edilerek öldürülmesinden başka bir şey değildi. İspanyollar bu gösterilerini gururla yabancı gezginlere gösteriyor. Her vesile ile dünyâya medeniyet dersleri veren Avrupalılar da bu vahşi gösteriyi arenaları doldurarak seyrediyordu.


Paskalya yortusu /Matem alayı
Barcelona yakınlarında küçük bir kent olan Gerona’da Paskalya Yortusu’nda Hz. İsa için yapılan matem alayını gördük. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği gün Katolik dünyasında büyük merasimlerle anılıyor. Turistler mâtem alayını seyretmek için akşam saatlerinde Gerona’ya doldu. Önce Romalı asker kılığında yüzlerce kişi sıralar halinde eski kentin dar sokaklarından geçti. Atlı, mızraklı askerler ve Romalı yönetici kılığında Geronalıların geçişi etkileyici idi. Sonra yalnız gözleri açık, kukuletalı, baştan aşağı siyah elbise içinde, ayakları çıplak binlerce insan sıralar halinde geçti. Yüzün görünmemesi matemin anonim oluşunu, çıplak ayakta çekilen eziyeti anlatıyormuş. Bunlar Hz. İsa’nın çarmıha gerili heykelini, Hz. Meryem’in kucağında çarmıhtan indirilmiş kanlar içindeki Hz. İsa heykelini ve kilisenin diğer heykellerini taşıdılar. Hz. Meryem’in sanki mankenler kraliçesi gibi gösterildiği bir heykel çok acâyibimize gitti. Orkestralar, davullar ile kendimi bir film platosunda zannettim. Yol üzerindeki bütün kahvelerin kaldırımlardaki masaları bu gece gösterisinde dolu idi. Galiba bütün şehir ahalisi bu yürüyüşte yer almıştı. Katolik dünyasında bu törenler ülkelere ve bölgelere göre farklı düzenleniyormuş. Kilise, kutsal günler, yortular, bayramlar, karnavallar kutlayarak kitle psikolojisini elinde tutmak istiyordu.


Müslümanları İspanya’dan kovma şenliği
Müslümanlığa karşı hazırlanmış, din ve eğlenceyle harmanlanmış, bir fiesta’yı da Almeria şehrinde gördük. Bu gösteride İspanyolların Endülüs Müslümanlarını bu ülkeden kovmaları canlandırılıyordu. Hıristiyanlar ile Mağripli Müslüman kılığındakiler bir kaleyi ele geçirmek için karşı karşıya geliyor, sonunda Hristiyanlar, Müslümanları yenerek kılıçları ile kovalıyordu. Bu ve buna benzer törenlerin birçok İspanya şehrinde geçmişten günümüze yapıldığını öğrenince, Türkiye’de İstanbul Fethi’ni ve bâzı illerimizin kurtuluş günlerinde yapılan törenlerle alay eden, bunu çağdışı gören entellerimizi düşündüm.


Tarihi Endülüs şehirleri İşbiliye(Sevilla), Kurtuba(Cordoba) ve Gırnata’ya (Granada) giderken sahil kesimleri Akdeniz bölgemiz bitki örtüsüne benzerken, ülke içine girdiğimizde İç Anadolu’ya benzeyen bir tabiat ve bitki örtüsü ile karşılaştık. Bu şehirlerde gördüğümüz eserler, yok edilmiş İslâm medeniyetinden kalabilen izlerdi.


Sevilla

Sevilla’da en önemli eser, Endülüs döneminde kentin en büyük câmisi iken, onun temelleri üzerine yapılmış ve minaresi kilise çan kulesine çevrilmiş Giralda Katedral’idir. İspanya’nın ünlü gotik kilisesi olan bu yapıda önemli kral ve devlet adamları yanında Amerika’yı keşfeden Kristof Kolomb’da defnedilmiş. Katedral’de İslam sanat ve estetiğinin izleri görülüyor.


Cordoba

Kurtuba(Cordoba) Endülüs Emevi Devleti’nin başkenti idi. Kurtuba Avrupa’da ilk üniversitesi olan ve ilk ışıklandırılan kent özelliğini taşıyor. Kurtuba o dönem, 800.000 kişilik nüfusuyla dünyanın en büyük şehirlerinden biriydi. Şehirde 500 câmi, 300 hamam ve 70 halk kütüphanesi ve yalnız bir kitaplığında 600.000 kitap vardı. O yıllarda Avrupa’da bin kitaplı kent yoktu. Bir yılda yazılan kitapların sayısı 60.000’di. O tarihte Avrupa’da okuma yazmayı ancak din adamları ve asiller bilirken, burada halkın % 99’u okuma yazma biliyordu.(1) Kurtuba’daki en büyük eser, 786 yılında yapımına başlanmış 27.000 kişinin namaz kıldığı büyük câmidir. Hıristiyanlar bu büyük eseri kiliseye çevirmişler. Câminin içi, binin üzerindeki mermer sütunu ve bunlara bağlanan kırmızı beyaz kemerleri ile orman gibi görünmektedir. İslâmiyet’e ait motif ve işlemeler üzerine Hıristiyanlığa ait figürler konu
Pakistanlı şair Muhammed İkbal, 1932’de Endülüs gezisinde Kurtuba câmisini ziyaret eder. İçindeki Endülüs’ü kelimelere şöyle döker;
‘’Ne hayret vericiydi o Müslümanların devri;
Medeniyetleri inanılması güç bir efsane gibiydi.’’
Ve Kurtuba camisine şöyle seslenir;
’Ey Kurtuba Câmi! Sanat âşıklarının Kâbe’si, İslam’ın azametisin
Endülüs toprağı harem(Kâbe) mertebesine çıkmıştır varlığınla senin!’’
Günümüzde Kurtuba Câmisi’nde Müslüman ziyaretçilere namaz kılma izni kesinlikle verilmemektedir. Teşebbüs edenler kışkırtıcı veya El-Kaideci terörist denilerek polise teslim edilmektedir. İspanya’da 781 yıllık İslâmi dönemden bugüne, Müslümanlar için bir tek câmi bile bırakılmadı. Bunu görünce, İstanbul’da açık yüzlerce kiliseyi, bölgede hiç Hıristiyan olmadığı halde Trabzon’da Sümela Manastırı’nı ve Van Akdamar’daki kiliseyi milyonlar harcayıp restore edip, ibadete açan hükümetimizi düşündüm. Ermeniler bununla da memnun olmayıp bastırmaları sonucu Akdamar müze/kilisesine bir de kocaman haç taktırdılar. Sen Müslüman olarak, onların istediği her şeyi yapacaksın. Fakat sen onlardan hiçbir şey isteyemeyeceksin. Medeniyetler ittifakı veya dinler arası diyalog bu olsa gerek!


Granada ve Elhamra Sarayı
İspanya gezimizin doruk noktası; Gırnata şehrinde İslâm sanat ve estetiğinin zirvesi olan Elhamra Sarayı’nı görmemiz idi.
Elhamra Sarayı, Gırnata şehrine hâkim bir tepede saray, kale olarak yapılmış. Sarayın duvarları kırmızı tuğladan olduğu için Arapça hamr kökünden El hamra adı verilmiş.
Saraya Adalet Kapısı’ndan girdik. Saray, sayısız oda, salon, avlu, bahçe, havuz ve çeşmelerden oluşuyor. Ünlü ‘’Aslanlı Avlu’’ 124 ince mermer sütunla çevrelenmiş. Ortasında çanak şeklindeki fıskiyeli havuzun altında her birinin ağzından sular fışkıran 12 aslan heykeli duruyor. Sütunların üzerinde süslemeler ve Kuran’dan ayetler yer alıyor. Sarayın bütün odalarının duvarları geometrik şekiller, süslemeler ve çinilerle kaplanmış. Uzayıp giden yazılar, süs motifi gibi uzanmaktadır. Bu yazılardan en dikkat çekici olanı sık sık tekrarlanan’’ Allah’tan başka galip yoktur.’’ ’’ La galibe illallah’’yazısıdır.
Birbiriyle bağlantılı odalar arasında yer alan salonlar ve bunların arasındaki avlular, yeşil alanlar, fıskiyeli havuz ve çeşmeler son derece ahenkli bir tarzda yapılmıştır.
Ünlü şairimiz Yahya Kemal, İspanya’da Madrid’de büyükelçilik yaparken 1927 yılında burayı gezmiş ve saray hakkında şunları yazmıştır; ‘’ Elhamra ‘ya basit bir dış kapıdan giriliyor. Girerken harikulâde bir mekân içine girileceğinin farkına bile varılmıyor. Girdikten sonra bir âlemden başka bir âleme geçmiş, sanki bir rüyanın ortasına düşmüş gibi gözlerimi kapadım açtım.’’
Sarayı gezdikten sonra Cennetül Arifin adlı bahçe bölümünü gezdik. Burada fıskiyeler, havuzlarla son derece estetik, güzel bir şekilde tasarlanmış bahçeler gördük.
Sarayın arkasında tepeleri karla kaplı Sierra Nevada dağları görülmekte idi. Sarayın yan tarafından bu dağlara giden yolda, 1492 yılında Beni Ahmer Devleti’nin son hükümdarı Ebu Abdullah, Gırnata’yı Hıristiyanlara bırakıp giderken oradan sevgili sarayına üzüntüyle baktı. İçine dolan büyük kederle gözlerinden yaşlar boşandı. Yanında bulunan annesi Ayşe Hanım, oğluna tarihe geçen şu sözleri söyledi; ‘’ Ağla oğlum ağla. Seni doğuracağıma, taş doğursaydım. Bir erkek gibi savunmadığın yerlerin karşısında şimdi kadın gibi ağla.’’


Endülüs’ün bize anlattığı
Endülüs şehirlerinde ve özellikle Elhamra’yı gezerken kendimizi bu kültüre hiç yabancı hissetmedik. Çünkü bu ince, yüksek bir medeniyetin izleri olan eserler, milletimizin de içinde olduğu İslam Medeniyeti’nin eserleri idi. İslam’ın tevhid anlayışı ile yapılmış bu eserler ve bizim kültürümüze yabancı olmayan sanatlar Endülüs’ e sevgiyle, gururla bakmamıza sebep oldu. Fakat 8 asır süren büyük bir medeniyetin ve onu var eden insanların vahşice, barbarca yok edilmesi içimizi hüzünle doldurdu.
Bize göre; Türklerin Endülüs Devleti’nin tarih, medeniyet ve yok oluşundan alacağı dersler vardır.
Emevi Devleti kumandanı Tarık Bin Ziyad, 711 yılında İber yarım adasına ayak basınca, gemilerini yakarak, askerlerine geri dönüş olmadığını gösterip, bu toprakları ele geçirdi. 750 yılından 1031 yılına kadar Endülüs Emevi Devleti dönemidir. Kurtuba bu devletin başkenti idi. Yukarda Kurtuba hakkında verdiğimiz bilgilerden anlaşılacağı üzere Endülüs’ün en parlak dönemi bu dönemdir. Müslümanlar daha sonraki yıllarda kendi aralarındaki mücadelelerde Hıristiyanları yardıma çağırdılar. Lütfen bu noktaya dikkat ediniz! 11.yüzyılda Endülüs Emevi Devleti toprakları çok sayıda devletçiğe bölündü. Müslümanların iç çekişmeleri sonucu bölünen ve zayıflayan Endülüs sonunda Hıristiyanların eline geçti. 1492 yılında Gırnata’daki Beni Ahmer Devleti’nin yıkılışı ile İber yarım adasında 781 senelik İslâm hâkimiyeti sona ermekle kalmadı. Hıristiyanlar Müslümanlara ait bütün izleri; muhteşem câmileri, sarayları, su kanallarını, hatta kitapları bile yok etti. Müslümanlar da ya öldürüldü, ya göçe, ya da din değiştirmeye zorlandı. Din değiştirenlere bile güvenilmeyip engizisyon fırınlarında yakılarak öldürüldüler.
Osmanlı Sultanı 2.Bâyezid zamanında Kemal Reis, bu ülkeden Müslümanları Osmanlı gemileriyle Afrika ve Anadolu’ya taşıdı. Müslümanlarla aynı kaderi paylaşan İspanya Sefarad Yahudileri de Osmanlı Devletine sığınarak Selanik ve İstanbul’da iskân edildiler.
Pakistan asıllı İngiliz yazar Tarık Ali, (2)‘ ‘’Birin içindeki çokluk’’ olgusunu nar mecazı ile ifade ederek 15.yüzyıl sonlarında Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin uzun yıllar barış içinde yaşadığı Gırnata’yı anlatır. Ancak 1492 yılında Kraliçe İsabel’in emriyle yerle bir edilen Gırnata’da binlerce insan öldürülür, iki milyondan fazla kitap yakılır ve bu topraklarda İslam’ın bütün izleri yok edilir.
Tarık Ali, esas olarak Batı Hıristiyanlığı ile İslâm dünyası arasındaki uzun süreli karşılaşmayı işlediği dörtlemesinin ilk kitabı olan bu romanı niçin kaleme aldığını şu sözlerle anlatır:
‘’Körfez Savaşı’nın patlak verdiği yıldı. Amerikan, İngiliz ve Fransız uçakları Bağdat’ı bombalarken, Batılılar savaşı bir video oyunu gibi seyrediyorlardı… Beni en çok kızdıran da şey de bir İngiliz televizyon spikerinin bu olayı haklı göstermek için, Arapların siyasal kültürü yoktur, demesiydi. Ben de buna tepki olarak İslam kültürünü ve tarihini araştırmaya karar verdim; İlk olarak da bu romanı 15.yüzyıldaki İspanya’da İslam’ın Avrupa dünyasından nasıl silindiğini yazdım…’’
Gırnata’nın ve Müslümanların yok edildiği yüzyılda Türkler 1453 yılında Hıristiyan Bizans’ı yıkarak İstanbul’u aldılar. İstanbul Fatihi genç padişah Sultan II. Mehmet, Hıristiyanları dinlerinde hür bıraktı ve Hıristiyanların din işlerini düzenlemek üzere patrik görevlendirdi. Kiliseler kapatılmadı.

Aslında Müslümanlar hâkimiyeti altına aldıkları, Endülüs’te, İstanbul’da ve diğer Osmanlı ülkelerinde Kur’an’ı Kerim’in Kâfirun suresi 6. ayetinde emredildiği gibi;‘’Benim dinim bana, senin dinin sana! ‘’ demek suretiyle çeşitli inanış ve imanlara gösterdiği saygıyı Hıristiyanlardan da esirgemedi.


Büyük yazar ve düşünürümüz Samiha Ayverdi Endülüs’e 1980 yılında yaptığı ziyarette gördükleri karşısında, İslâm’ın ve Hıristiyanların başka dinlere saygısı konusunda şu satırları yazar; ‘’ İslâm’ın her dine, her inanca saygılı oluşu karşısında haçlı âlemden de, ister istemez bu aranıyor. Amma ne yazık ki, hürmet yerine, bir küçümseme. Bir lâubâlilik ve nefret âdetâ bar bar bağırıyor.’’ (3)
Türkler 1071 yılında Malazgirt Savaşı’nda Hıristiyan Bizans’ı yenerek, Anadolu’yu alıp, çok kısa zamanda Marmara kıyılarına ulaştı. Süleyman Şah 1075’de İznik’i başkent yaparak, Türkiye Devleti’ni kurdu. Batı, dün ve bugün Anadolu’ya Hıristiyan toprağı gözüyle baktığından Türklerin Anadolu’yu ele geçirmesini hiçbir zaman kabullenmedi veya içine sindirmedi. Bu nefretle,1096 yılından itibaren düzenlenen ve en sonuncusu 1922’de defedilen sayısız Haçlı Seferi ile Türkler Anadolu’dan atılmaya çalışıldı. Günümüzde Haçlı Seferleri çeşitli tertiplerle Türkiye’yi karıştırma, güçsüz bırakma ve bölme üzerine odaklanmış görünüyor.
İslam’ın ve Türk’ün vicdanı, merhum yazar Samiha Ayverdi, Endülüs gezisinde Türkiye’nin de içinde bulunduğu İslam dünyasının o günlerde, ne acıdır ki bugün de aynı olan durumunu içinin yangınıyla edebi bir dille şu şekilde yazıya dökmekten kendini alamaz; ’’Garibiz. Zira İslâm dünyası mahzun ve yaralıdır. Bu dağınık, bu zedelenmiş muazzam vücud, sağlığına kastetmiş menfi güçlerin hâlen zebûnudur. İstikbali ve âkibeti hakkında dostları değil, düşmanları karar vermekde ve onu dertli, zayıf hasta görmekte menfaati olan kuvvetler idâre etmektedir.’’(4)


XXX
İspanya’da Endülüs şehirlerini gezerken, Endülüs-İslâm medeniyetinden kalabilen izleri görürken hep vatanımızı, vatan şehirlerini ve milletimizi düşündüm. ‘’Acaba Türkiye ikinci bir Endülüs olur mu?’’ diye kendime sordum. Bu soruya tarihimize bakarak ; ’’ Türkler tarihlerinin zor dönemeçlerinden devletlerinin ölümsüzlüğüne inanarak, millî birliği sağlayarak yüz akı ile geçmeyi ve kendilerini kuşatan sorunlara çözüm bulmayı başardılar. Bu inançla; “Türkiye ikinci Endülüs olmayacaktır!’’ diye cevap verdim.


Kaynakça:
1) Endülüs’ün Avrupa bilim ve kültürüne etkisi hakkında geniş bilgi için; Sigrid Hunke, Avrupa’nın üzerine doğan İslâm Güneşi, çev.: Servet Sezgin, Bedir Yayınevi, İstanbul,1979)
2) Tarık Ali,’Nar Ağacının Gölgesi’’ (Everest Yayınları, çev.: Mehmet Harmancı, İstanbul,2001)
3) Samiha Ayverdi, Yeryüzünde Birkaç Adım, Kubbealtı Neşriyatı,3.Baskı, İstanbul, 2008 (s.274)
4) Samiha Ayverdi, a.g.e (s.286)
Ocak/ 2012





  • ENDÜLÜS'TE RAKS


    Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
    Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı...
    
    Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
    İspanya neş'esiyle bu akşam bu zildedir.
    
    Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,
    İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...
    
    Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
    İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.
    
    Alnında halka halkadır aşüfte kâkülü,
    Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...
    
    Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir
    İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir.
    
    Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
    Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...
    
    Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
    Şeytan diyor ki, sarmalı, yüz kerre öpmeli...
    
    Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,
    Her kalbi dolduran zile, her sineden: "Ole!"
    
    
    Yahya Kemal Beyatlı
    
    Franzuzhenka
    <



    ***Здесь будет текст***

    10 Ocak 2019 Perşembe






    Ben

    BEN, kimsesiz seyyahı, meçhuller caddesinin...
    BEN, yankısından kaçan çocuk kendi sesinin...
    BEN, sırtında taşıyan işlenmedik günahı;
    Allah'ın körebesi, cinlerin padişahı...
    BEN, usanmaz bekçisi, yolcu inmez hanların;
    BEN tükenmez ormanı, ısınmaz külhanların...
    BEN, kutup yelkenlisi, buz tutmuş kayalarda;
    Öksüzün altın bahtı, yıldızdan mahyalarda...
    BEN, başı ağır gelmiş, boşlukta düşen fikir;
    Benliğin dolabında, kör ve çilekeş beygir...
    BEN Allah diyenlerin boyunlarında vebal;
    BEN bugünküne mazi, yarinkine istikbal...
    BEN, BEN, BEN; haritada deniz görmüş, boğulmuş;
    Dokuz köyün sahibi, dokuz köyden kovulmuş...
    Hep BEN, ayna ve hayal, hep BEN, pervane ve mum;
    Ölü ve Münker-Nekir, başdönmesi uçurum...

    Necip Fazıl Kısakürek